24 Temmuz 2010 Cumartesi

son defa..

son defa..

avaz avaz yazacağım sesler var buraya..

ama sonra..sonra

25 Nisan 2010 Pazar

| iki |


zamanı değildi hiçbir şeyin sence..
çünkü, AŞK diye bir şey yoktu ve tutunduğunu sandığın şey küçük bir yanılgıydı sadece..
anlamsızdı..olmayandı,
ve içine çokca yalan sığdırılabilir kocaman bir boşluktu AŞK..

gün gelir unuturdun,
gün geldi unuttun da..

şimdi senin 'kahraman arayan gözlerini' hatırlayıp,
içine saklandığın o 'beyaz elbisenin' güzelliğine mi ağlamalı ?
yoksa kirlettiğin onca güzel şeyin hala sana rağmen yaşıyor olmasına mı..?

5 Ekim 2009 Pazartesi

yine de




dokunduğum yerde sen,
izin durur bıraktığın yerde
gölgeler sus pus / kaldırımlarda
boğulurken sessizliğe..

bekleyecektim oysa dönmeni,
gitmeseydin de..
bekleyecektim,
gölgesinde yalnızlığı..

yoksun,
sesinle besliyorum şimdi,
balkon önü kuşlarını..


h.k

18 Eylül 2009 Cuma

| bir |

yaşamak,

senin 'kahraman' arayan gözlerine, ürkek ürkek bakmaktır ...

17 Eylül 2009 Perşembe

sesiyle üşüyen..


...
pencereler
perdeler..sonra
bir bir kapanan kapılar üstüne
o'nun sesiyle üşüyen,
bir rüzgar bir de sen..

yanan bir ışık,
iki kez kuruyan yaprak
ve düşen suya kırılgan gölgesi
o'nun alıngan sesi
ki susmaksa,
var olan susanların bestesi
o'nun sesiyle üşüyen,
bir rüzgar bir de sen..

tutunduğu bir kitap elinde
sayfa kırkiki,
üçüncü mısrasında bir şiirin
şöyle diyordu tutunduğu sözde,


''..sen ne iyidin güzeldiysen de, çirkindiysen de..''

...

ocak'tı,üç'tü,ikibindört'tü..sıfır,sıfır,beş'ti ..yazılmıştı samandan bir kağıda..h.k

28 Temmuz 2009 Salı

26 Temmuz 2009 Pazar

bavul




bir kitap almıştım askerde,ara sokakların birinde..eski bir binanın ikinci katında..bir kitapçıdan..boş gözlerle rafları dolaşırken..kitapçının ' bu yeni geldi ' diyerek uzattığı kitaptı,aldığım..

kitabın basım tarihi 2006/şubat..kitapçının yeni geldi dediği tarih 2007/ocak..
yeni gelmiş..ama geç kalmış bir kitaptı belki de..

almak için bir çok sebep sayabilirdim o an..kitapçıdan yeni bir kitapalmayı özlemek mesela..askerde 40 üzeri kişi ile birlikte okunan, bir kaç çeşit günlük gazetenin,içeriği tutarsız bir kaç haftalık derginin dışında bir şeyleri okuma isteği ya da..

kitapçının elime tutuşturduğu kitap içinse,memleket hasretinden; ilkin yazarının eskişehir'li olması yetiyordu almam için..

ayak üstü,bir kaç sayfa karıştırdım,'bir bavulu hazırlarken' diyordu yazar;
'' bavullar sabırlı eşyalardır: sıranın kendilerine er geç geleceğini iyi bilir ve beklerler.''
devamında,
''peki neler var o bavulun içinde ?
terk edenin yalnızlığı var bir kere. onun anlatamamış olduğu şeyler, o güne kadar sabırla büyütülmüş bir hüzün var...''
ve sonunda,
''bir bavul ilk satın alındığı zaman bir yabancı. içinde derin, dünyanın merkezine inen bir boşluk var. bütün olasılıklara açık bir kapı gibi,en küçük rüzgarda sallanıp duruyor.kazakla,diş fırçasıyla falan dolmuyor asla...''

yazarın, 'bavul' için yazdığı son daha uzun bir sondu aslında..o son kitapta güzel durduğundan buraya yazmıyorum..

nihayetinde 'bavul' basit bir eşya..ama tam da öyle değil..benim için mesela..

bende, o basit 'bavul'dan -eski yolculuklardan- kalma iz'ler var hala..

çocuklukta..anne - baba ve kardeşlerle yapılan yolculuklarda..
o zamanlar , içinde çocukca sevinçleri taşıyan..en önemlisi de içinde ayrılık olmayan, en masum haliyle 'bavul'..

sonrasında,henüz onsekizime girmeden daha,yabancı bir şehirde okumak için,ama anne-baba ve kardeşler olmadan yapılan..yakın ama aslında uzak olan yolculuklarda,daha da ağırlaşan..ve içinde ayrılık olan en acıtan haliyle 'bavul'eşlik etti hep..

şimdi,yolculuklarımı büyüten,
başlarken bitmesini..bittiğinde,mümkün olmasını istediğimde dönüşlerimi
hayal ederken ki haliyle aklımda kalan 'bavul've hala,
tüm halleriyle mutlu sonları..ayrılıkları..vedalara saklı başlangıçları..
bekler..
durur..

'bavul'

4 Şubat 2009 Çarşamba

19 Ocak 2009 Pazartesi

onüç



onüçüncü kez düştü,
şimdi,
demin..


ortasından geçip,
bırakmıştı oysa
gölgesini,
soluktu çünkü..
soğuktu,
üşüyordu..

bıraktığında
unutmuştu daha..
bir tarafı eksikti,
bir tarafı paramparça!

düştü,
şimdi,
demin,
onüçüncü kez...


tutamadım...

14 Ocak 2009 Çarşamba

hep ya da bazen


bazen yürümek gerekiyor,
gitmek sonunu bilmediğin yere
ama yürümekte yetmiyor bazen..koşmak,
koşarak adımlamak gerekiyor yolları,
elbet bir haritada saklıysa izi,
aramak gerekiyor bazen,
kaybetmeden henüz sevdiklerimizi..

susmak gerekiyor ama bazen,
sadece konuşur gibi bakmak..
ve en sessiz harfinden başlayarak yudumlamak cümleleri yavaş yavaş..

böyle anlarda bazen,
şişenin dibini görmek gerekiyor..
en son hangi hülyada kaldıysa hazan,
sızıp sessizliğin ortasına hemen,
uyanmadan daha unutmak gerekiyor bazen..

sonunda saklanıp herkesten,
gölge olmak gerekiyor,
ve
asılıp,
tebbesümün özgürlüğüne
hoşçakal demek

hep... ya da bazen...

9 Ocak 2009 Cuma

09'01'90 anısına




On Üç, On Beş Yaşında | Cemal Süreya

Annesinin numaralı gözlüğünü takmış.
Mevlid okumuyor artık.
Parasız yatılı. Lacivert ceketinin fazla güneş gören yerleri kızıla çalmış. Ayaklarında her biri üçer kilo çörçil postallar. Babası altlarına kabaralar, demir nalçalar çaktırmış. Onlarla futbol oynuyor, koşulara katılıyor.
''Anasının beş günlükken soğuk suya bastığı.''

Hatıra defterinde kırmızı saçlı kızla olan yakıştırma aşka uzak, yakın göndermeler. Her gün bir şeyler yazıyor ve sıranın gözüne atıyor. Her gün bütün sınıfın bir araya gelerek defteri ''gizlice'' okuduğundan da haberli.

Dedikodu: O kızla cumartesi günleri Derebağ'da buluşuyormuş. Öğretmenler de aynı sanıda. Bu yüzden kızın da rol aldığı Scapin'in Dolapları'nda oynatılmadı.

Anılardan düş devşiriyor. Anılara artı olaylar, olmaması gereken yeni durumlar ekleyerek kimi zaman düzeltiyor da onları. Her şey bir kez daha yaşanacak sanki.

Hayır, Sansaryan Han'ın en küçük konuğu o değildi; kızkardeşleri de vardı, biri dört, biri beş yaşında.

Vagona girdiklerinde babası bir yandan dövüyor, bir yandan öpüyordu onu. Belirsizlikler marşandizi.

''Süt mavisi nene''sinin açılmış bohçasını pencereden sokağa fırlatan eksiltili çocuk. Serpinler, başaklar umutçusu.

Keşke göçmen denseydi bize diye düşünen sürgün çocuk.

Babası suskun, oturuyor. Amcası, içmiş, akşam, şaraphaneden kente türkü söyleye söyleye yürüyor.

Kitabı az. Aynı kitabı on kez, yüz kez okur. Okuyarak yürür sokakta. Okumuyorsa, kendi kendine konuşur yüksek sesle, ailesinin bütün üyeleri gibi.

Evden kaçtı, Esma'dan.
Sınavlara girdi.
Kızkardeşleriyle sokakta rastlaşıyor; konuşmuyorlar.

Bilecik'te birinin ağacından dut yemek hırsızlık sayılmaz. Ayva koparmaksa ufak kabahat. Ama o arkadaşlarıyla haşhaş tarlasına dalmış. Az ötede namlunun ucu. Koynundaki kapsüllerin hışırtısı kalp atışlarına karışıyor.

''Ne kadar şanslıyım diye düşünüyor, o anda da, henüz bir şey olmadı.''



' diye anlatıyor kendini Cemal Süreya...



gidişinin ondokuzuncu yıldönümünde,
kocaman şair Cemal Süreya anısına...saygıyla...